fbpx
Felsefe

Arthur Schopenhauer Kimdir? Hayatı ve Eserleri

Paylaş

Schopenhauer’ın felsefesini anlamak için onun hayatını satır satır okumakta fayda var. Zira Schopenhauer düşünceleri adeta yaşantısından cümle cümle süzülmektedir.

Schopenhauer Hayatı

Schopenhauer 22 Şubat 1788’de Danzig’de (Prusya) günün şartlarına göre varlıklı sayılan bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya gelir. Baba tarafından büyük annesi ve amcalarından biri delirerek ölmüştür (Tanyol, 1998: 15). Sert mizaçlı bir adam olan babası, İngiliz geleneklerine ve İngiltere’ye hayran bir adamdır bu nedenle Schopenhauer’ın adını, Arthur koyar.

Schopenhauer yaşamı

Ailesi

Anne ve babası arasında yirmi yaş bulunan Schopenhauer’ın anne ve babasının evliliği, mantık üzerine kurulmuş ve bu nedenle iki çocukları da sevgi dolu aile ortamından mahrum büyümüşlerdir. Annesi, babasının ölümünün ardından ünlenen bir edebiyatçı, yaşamayı seven, neşeli bir kadındır; ancak Schopenhauer ile hiçbir zaman sağlıklı bir anne-oğul ilişkisi kuramamış oldukları birbirlerine yazdıkları oldukça sert mektuplardan anlaşılır (Safranski, 2015: 19).

Doğduğu kentte beş yaşına kadar yaşayan Arthur, dokuz yaşında babası tarafından ticaret hayatını öğrenmesi, onun ifadesiyle “dünya kitabını okumak” için La Havre’ye (Fransa), bir arkadaşının yanına yollanır, burada kaldığı iki yıl boyunca anadili gibi Fransızca öğrenen Arthur, yıllar sonra La Havre’de geçen zamanını “yaşamının en güzel yılları” olarak anlatacaktır.

Babasının arkadaşının evinde tam manasıyla bir aile ortamını tatması ve yıllar boyu sürecek en iyi arkadaşını –ki olgunluk yıllarında onunla da arayı bozacak bir sebep bulacaktır- bu evde edinmesinin bunda payı büyüktür. On sekizine gelmeden Londra, Amsterdam, Brüksel, Paris, Lyon, İsviçre, Avusturya ve Berlin’i gezen genç Schopenhauer’ın bu geziler boyunca tanık oldukları yıllar içinde felsefesinde ortaya çıkacaktır (Safranski, 2015: 40).

On yedi yaşında nefret ederek başladığı ticaret hayatı, babasının intiharının ardından sona erer. Babasının ölümünün ardından, kendi bağımsız yaşantısına sıkı sıkıya sarılan anne Johanna, kariyerine başlangıç yapmak için Weimar’a taşınır, burası dönemin sanat, edebiyat ve entelektüel yaşamının merkezidir.

Peş peşe eserler kaleme alan ve kısa zamanda hatırı sayılır bir ün yapan Johanna Schopenhauer’ın, evinde düzenlediği çay partilerine Goethe ve dönemin Doğu uzmanı Friedrich Mayer de katılır. Goethe, annesi aracılığıyla kurduğu bu ilişkilerden çok kârlı çıkan Arthur Schopenhauer’da “büyük bir düşünce ve araştırma yeteneği” olduğunu keşfeder. Johanna’ya oğlunun bu yeteneğinden söz edince, annesi “Bir aileden iki dâhi yetişmez” diyerek Schopenhauer’daki megalomaninin kaynağını da göstermiş olur (Tanyol, 1998: 16).

Üniversite Yılları

Babasından kalan miras ile geçim kaygısı taşımayan Schopenhauer, babasının vefatının ardından ticaretle alakasını keser ve akranlarının gerisinde kalmış olsa da önce üniversiteye girmek için dersler alır, ardından da üniversiteyi kazanır.

1809’da Göttingen Üniversitesi’ne başlayan Schopenhauer, tıp öğrenmeye meraklıdır. Ancak felsefe aklını çeler, bu dönemde tanıştığı Platon ve Aristoteles’in eserleri, düşünsel hayatının başlamasında belirleyici olurlar. İki yıl sonra Berlin’e taşınır. Burada dönemin ünlü filozofları Schleiermacher ve Fichte’nin derslerine katılır; ancak amacı bir şeyler öğrenebilmek değil, alaycı üslubuyla tartışmak ve eleştirmektir.

Janaway bu hususta, “Schopenhauer fikir alışverişinde bulunarak ve birisinin gözetimi altına girerek başkalarıyla birlikte öğrenen bir kimse değildi. Kendi yargı gücüne güvenerek ve başka insanların düşüncelerini isteğine göre işlenmesi gereken ham bir malzeme gibi davranarak öğrenir ve yazardı” (Janaway, 2007: 43) demektedir.

Tanyol, Schopenhauer’ın karakterindeki bir takım özellikleri “İnsanları daima karanlık ve kederli bir aynadan yansıtmaktan hoşlanan bir yaratılışı vardır. Onun için dünya, bir azap ve şer oyununa sahne olmak için yaratılmıştır. Hiç şüphe yok ki pesimizmin bu halis peygamberine, anne ve babasının yaradılışından birçok şeyler geçmiştir.

Schopenhauer düşünceleri

Genç Schopenhauer, babasına hem fiziksel hem de karakter olarak benzemektedir. Arthur on yedi yaşındayken annesi bir mektubunda ona şöyle yazar: “Mutlu bir çocukluk hissine pek sahip olmadığını, babandan payına düşen melankolik düşünme eğiliminin ne kadar büyük olduğunu çok iyi biliyorum.” (Yalom, 2017: 133)

Bu onun için yeni bir şey değildir ki o da kendi hakkında “Babamdan lanet ettiğim ve irademin bütün gücüyle mücadele ettiğim kaygıyı miras olarak aldım” (Weischedel, 2004: 293) diyecektir. Günümüzde kaygı bozukluğu olarak adlandırılan bu ruhsal gerginliğin onun iç dünyasında nasıl şekil bulduğunu, düşünürün ağzından Yalom şöyle aktarır:

“Genç bir adamken hayali hastalıklarla büyük işkence çektim. Berlin’de okurken veremli olduğumu düşünüyordum. Askere gitmekte zorlanacağım korkusu peşimi bırakmıyordu. Nepal’den çiçek hastalığı korkusu yüzünden kaçtım, Verona’da zehirli enfiye çektiğim fikri bütün benliğimi kapladı. Mannheim’da herhangi bir dış neden olmaksızın tarif edilemez bir korkunun etkisinde kaldım. Yıllarca adli kovuşturma korkusu yaşadım. Geceleri bir ses olsa yatağımdan fırlar ve her zaman dolu halde tuttuğum tabancamı ve bıçağımı kapardım. Olmayan tehlikelere bakmama neden olan bir kaygı içindeydim, daima en ufak sıkıntıları büyütüyor, benim için en zor olan insanlarla bağ kuruyordum.” (Yalom, 2017: 333-334) Schopenhauer’ın kaygı bozuklukları bu kadarla da kalmaz.

Ahmet Midhat, Schopenhauer’ın Hikmet-i Cedidesi’nde filozofu şöyle anlatır;

“…meraklı, vesveseli, korkak, hiddetli bir adam idi, örneğin kendisine bir mektup gelse, mutlaka fena bir havadis vereceği hükmüyle sapsarı kesilir, gece küçük bir patırtı olsa yatağı içinde buz kesilir ve bir saniye sonra birdenbire cesarete gelerek tabancalarına sarılır, azıcık hasta olsa öleceğine inanarak aklı başından gider ve şayet yangın zuhur ederse çabucak kaçabilmek kararıyla, daima oturduğu hanelerde birinci katta oturur, kendi usturasından başka bir ustura görecek olsa, kendisini boğazlayacakmış kadar ürker ve hangi otelde bulunursa kadehini kimse kullanmasın diye sofradan beraber kaldırır ve yine kendisi beraber getirir, akçesinden altın ve gümüş gibi nakit halde bulunanları farklı yerlere sakladığı gibi, hesaplarına kimse vakıf olmasın diye gelir giderlerini Rumca veyahut Latince yazardı.” (Utku ve Erbay, 2002: 100-101) Düşünürün ruhî dünyasındaki kasırgaların şiddetini idrak edebildikten sonra onun neden mizantropist (insan sevmez) olarak tanındığı anlaşılır hale gelmektedir.

Zihin dünyası

Schopenhauer’ın dalgalı karakterinde genetik olarak taşıdıklarının dışında yaşadıklarının da payı büyüktür. Genç bir delikanlıyken kaybettiği babasının (intiharının) ardından duyduğu suçluluk duygusu, hem özgür kaldığı için duyduğu sevince hem de ticaret dünyasıyla ilgilenmeyerek babasının ölümünü hızlandırmış olmaktan duyduğu korkuya dayanıyordu.

Kısa süre sonra bu suçluluk duygusu babasının adını şiddetle savunmaya ve annesinin babasına ilişkin davranışlarına karşın acımasız eleştirilere dönüştü. Yıllar sonra şunları yazar: “Kadınları tanıyorum. Evliliği yalnızca ihtiyaçların giderileceği bir kurum olarak görüyorlar. Babamın hastalığı gitgide daha acınacak bir hal alırken… babam yalnız başına yatarken annem partiler veriyordu; babam böyle acılar çekerken annem eğleniyordu. Kadınların sevgisi böyledir!” (Yalom, 2017: 151).

Schopenhauer’ın annesine duyduğu öfkenin tek nedeni, onun babasının vefatının ardından yaşamaya başladığı hayat değildir, annesinin edebi alanda ortaya koyduğu eserlerin destek bulması, yeni baskılarının çıkması ve yayıncıların onu yeniden yazmaya teşvik etmesi ana-oğul arasındaki uçurumun diğer nedenleridir.

Gerçekten de bir ipte iki cambaz oynayamayacak ve ana-oğul arasındaki çekişme Schopenhauer’ın eserler kaleme almasıyla daha da kızışacaktır. Genç Schopenhauer’ın asosyalliğinden rahatsız olan ve onun insanları sevmiyor oluşundan nefretle bahseden annesinden, genç Schopenhauer’a gelen son mektup anne-oğul arasındaki ipleri tamamen koparacak şekilde kaleme alınmıştır:

“Sen kötü bir insan değilsin, akılsız, eğitimsiz de değilsin. Seni insan toplumunun süsü haline getirebilecek her şeye sahipsin, bunu derken senin ruh halini tanıyorum ve çok az kişinin senden daha iyi olduğunu biliyorum. Ama yine de bir külfetsin ve katlanılmazsın ve seninle birlikte yaşamayı son derece eziyetli buluyorum.

Bütün iyi özelliklerin, süper akıllılığının gölgesinde kalıyor ve dünyanın işine yaramaz hale geliyor. Sırf her şeyi daha iyi bilme, kendinden başka her yerde hata bulma, her yanı iyileştirme ve yönlendirme hırsına hâkim olamadığın için etrafındaki insanları nefret ettiriyorsun, kimse böylesine zoraki biçimde iyileştirilmek ve aydınlatılmak istemez. Hele ki senin hâlâ olduğun kadar önemsiz bir varlık tarafından, ayıplanacak o kadar çok şeyi çırılçıplak gösterirken kimse sana katlanamaz.” (Safranski, 2015: 171).

Arthur Schopenhauer etkilendiği şeyler

İlk gençlik yıllarında, akranlarının dünyayı tozpembe gördükleri bir dönemde, kendisini annesinin gözünden böyle bir aynada görmek, genç Schopenhauer’ın gelecekteki çalışmalarının hemen her satırını etkileyecek, düşüncesinin her satırına yansımış olan karamsarlığından süzülecektir.

Safranski bu durumu etkileyici bir şekilde şöyle açıklar: “Öncelikle anne sevgisini almamış birinde, en temel şeye, kendi canlılığına olan sevgi eksik olacaktır. Arthur gibi yaşama en temelden sarılmayı tanımayan ama gururlu bir özgüveni bilen biri, içinden felsefenin çıktığı yaşam diye bir şeyin olmasına, canlı olan her şeye hayret eden o yabancılaşmış bakışı atmaya yatkındır.” (Safranski, 2015: 37).

Benzer olarak Yalom: “Arthur’un sevgisiz geçen çocukluk döneminin geleceği üzerinde ciddi etkileri oldu. Anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar, kendilerini sevmek diğerlerinin onları seveceğine inanmak veya başkalarını sevmek için gerekli olan temel güven duygusunu geliştiremezler. Yetişkin hayatlarında yabancılaşırlar, içlerine kapanırlar ve başkalarıyla genellikle düşmanca

ilişkiler kurarlar. Nihai olarak Arthur’un dünya görüşünü belirleyecek olan psikolojik manzara böyleydi” (Yalom, 2017: 57) demektedir. Schopenhauer da çocukluk yıllarında aldığı hasarların bilincindeydi bu nedenle yıllar sonra ‘çocukluk insanın anavatanıdır’ deyişini doğrularcasına şöyle yazacaktı: “Dünyaya bakış açımızın sağlam temelleri, derinliği ve sığlığı çocukluk yıllarında oluşur. Bu görüş daha sonra özenle düzeltilir ve mükemmel hale getirilir ama özde değişmeden kalır.” (Yalom, 2017: 55).

Schopenhauer’ın aile içi iyi kurulmamış bağları, yaşamının ilerleyen yıllarında da bütün ilişkilerini etkileyecektir. Düşünür yalnızca ailevi ilişkilerden değil genel olarak aşktan, insan sevgisinden, dostluk ve arkadaşlık duygusundan da yoksundur. İçinde yurt sevgisi bulunmaz. Bu konuda “vatanseverlik ihtirasların en ahmağı ve ahmakların ihtiraslarıdır” (Tanyol, 1998: 39) diyecek ve yaşamı boyunca vatanı için yapılan savaşlardan kaçmaya uğraşacaktır.

Hıristiyanlığa karşı da düşmanca duygular besleyen Schopenhauer’ı Tanyol, “Avrupa’nın ortasına düşmüş kızgın ve şaşkın bir Budist’e benziyordu” (Tanyol, 1998: 24) sözleriyle tanımlar. Ayrıca Tanyol “Schopenhauer’ın ne ülkesine, ne ailesine, ne de yakınlarına karşı en ufak bir sevgisi vardı. Öfkeli, kibirli, sinirli, kuşkulu idi… Kısacası o bir olumsuzluklar yumağıydı. …Bu kadar olumsuzluklar ve tepkiler ortasında aydınlık ve tutarlı bir düşünce dünyası yaratmak çok az filozofa nasip olmuştur.” (Tanyol, 1998: 24).

Schopenhauer kötümserlik felsefesi

Schopenhauer’ın kadınlardan sonra en çok nefret ettiği iki sınıf daha bulunmaktadır. Bunlardan biri Yahudiler, diğeri üniversite profesörleridir. Yahudilere karşı düşmanlığı, kendisinin idealist ve kötümser bir görüşe sahip olmasından ileri gelmektedir. Dünyayı, mutlu olmak için yaratılmış en güzel imkân gibi gören bu millete karşı, Schopenhauer’ın duyduğu, tabiatıyla nefretten başka bir şey olamazdı (Tanyol, 1998: 36).

Üniversite profesörlerine karşı duyduğu sevgisizliğin nedeni ise kendisinin üniversite kürsülerinde uğradığı başarısızlık ve hasımlarının kürsülerdeki muhteşem görünüşleridir. Hegel’in üniversitedeki başarısı ve şanı bu anlamda en büyük kin sebeplerinden biri olarak ele alınabilir.

Schopenhauer yalnızdı, hayatında aile, eş, arkadaşlara yer yoktu. Bu durumu Janaway, düşünürün ağzından “doğa kalbime şüphe, duyarlılık, aşırı duygusallık ve gurur bahşetmekle onun yalnız kalmasında gereğinden öteye gitmiştir” (Janaway, 2007: 13) sözleriyle aktarır.

Yaşamın her alanında insanca ilişkilerden tamamen uzak bir hayat süren Schopenhauer “kendi için verdiği mücadelelerden pek çok açık yara, yara izi ve zaman zaman oldukça kavgacı görünen bir ruh haliyle çıkmıştır.” Hayatın sundukları ya da aldıkları karşısında her defasında umutla yeniden ona sarılan ve yine her defasında hayal kırıklığına uğrayanlar, Schopenhauer’ın duygularını çok derinden hissedeceklerdir.

Kariyer, kadınlar, arkadaşlık ilişkileri gibi hevesle atıldığı her şeyden eli boş dönen düşünür, zamanla insanlara karşı daha da sertleşecek ve onlardan ‘iki ayaklı hayvanlar’ diye bahsedecektir. Yıllar içinde tek tek insanlara duyduğu tepkiyi bütün insanlık için geneller ve “Ne zaman insanların arasına çıksam daha az insan olarak geri dönüyorum” diyen Thomas Kempis’le aynı fikri paylaşır.” (Yalom, 2017: 212).

Schopenhauer karmaşık, anlaşılması zor bir insandır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, yaşamın beyhudeliği ve amaçsızlığını, kötülüklerle dolu olduğunu savunan düşünürün kendisinde var olan yaşama isteğidir. Yalom, bu şaşırtıcı durum karşısında düşündüklerini; “Schopenhauer ile tanışıklığınız arttıkça ‘usta bir zihnin, hayat adı verilen bu zalim, alaycı şeyi, nasıl sıkıca tuttuğunu’ fark edeceksiniz” (Yalom, 2017: 65) sözleriyle ifade eder. Çünkü o, dünyanın kötülüğünden dem vurmuş olsa da kendi adına hiçbir dünya nimetini kaçırmak istemez.

Schopenhauer fikirleri

En iyi yerlerde yemek yer, keyfine düşkündür, yaşam standardını düşürmemek adına parasının kıymetini bilir, kadınlarla nahoş ilişkiler yaşar, düşüncesi ile yaşantısı arasındaki çelişkiye yönelik eleştiri aldığında gösterdiği tepkiyi Atayman şöyle aktarır: “Ben nesnelerin ne olduğunu, dünyanın özünün ne olduğunu ve bundan kurtuluşun ne yolla olabileceğini açıklıyorum. Konum ‘varlık’tır, ‘gereklilik’ değildir.” (Atayman, 2003: 29).

Karakterinde karşılaştığımız ayırıcı nitelikler onunla ilgili yapılan okumalarda da karşımıza çıkar. Schopenhauer’ın fikirlerini ve eserlerini incelerken ilk göze takılan şey, onun düşünsel bağımsızlığı olur. Korkusuzca, hiçbir otoriteden çekinmeden kaleme aldığı yazılar ve her kesime karşı yönelttiği eleştiriler bunu kanıtlar niteliktedir.

Onun bu denli bağımsız ve özgür oluşunun altında en az karakteri kadar önemli olan başka bir sebep daha vardır; ekonomik olarak bağımsız olması. Çünkü babasından kalan miras dikkatli bir harcamayla onu, ölünceye kadar idare edecek miktardadır.

Yazar: Furkan Köse

Janaway, C. (2007). Schopenhauer. (Çev.: R. Çağrı Ataman), İstanbul: Altın Kitaplar. 

Safranski, R. (2015). Schopenhauer Felsefenin Yaban Yılları. (Çev. Ali Nalbant), İstanbul: Kabalcı Yayıncılık. 

Tanyol, C. (1998). Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi. İstanbul: Gendaş Yayınları. 

Schopenhauer A. (2003). Varolmanın Acısı. (Çev. Veysel Atayman), İstanbul: Donkişot Yayınları. 

Weischedel, W. (2004). Felsefenin Arka Merdiveni. (Çev. Sedat Umran), İstanbul: İz Yayıncılık. 

Yalom, D. I. (2017). Bugünü Yaşama Arzusu Schopenhauer Tedavisi. (Çev. Zeliha Babayiğit), İstanbul: Pegasus Yayınları. 

Tags: , , ,
Stephen King Kimdir?
Dünyada En Çok Konuşulan 10 Dil
0 0 oylar
Değerlendir
Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle

En Çok Okunan

Bunlarda İlginizi Çekebilir

Menü
0
Düşüncelerinizi merak ediyoruz. x
()
x